Yazı Detayı
15 Nisan 2019 - Pazartesi 22:26
 
Türk Eğitim Sisteminin İnşa Süreci ve Yahudi Bilim Adamları
DR. HABİB DEMİREL
Türk Kızılayı Samsun Şubesi Başkanı
 
 
Osmanlı Devleti’nin yıkılması ve yeni Türkiye’nin kurulmasıyla birlikte artık yapılması gereken Türk fikir dünyasının inşasıydı. Toplumsal dönüşümde amaç milli, çağdaş ve laik toplum düzeni yaratmaktı. Yeni Türkiye şekillenirken Batı’dan gelen bilim adamları büyük rol oynayacaktı. Özellikle Hitler rejiminden kaçan Yahudi bilim adamları.

Eğitim sistemini değerlendirmesi amacıyla 1924 yılında ülkemize gelen ilk bilim adamı Colombiya Üniversitesi felsefe profesörlerinden Yahudi kökenli John Dewey’dir. Dewey, Türk eğitim sistemini şekillendiren, günümüzde bile hâlâ kutsal bir metin gibi sürekli müracaat edilen iki rapor yazmıştır. Pragmatizmin önemli savunucularından biri olan Dewey için eğitimde temel ilke, yararlılığı ölçüsünde bilgiye değer verilmesine dayanıyordu. Nitekim pragmatizmde temel söylem de buydu zaten: If it works, it’s true. (İşe yarayan şey, doğrudur.) Dewey’e göre eğitim lider vasıflı kişiler üzerinde özellikle durmalıydı. Bu görüş Köy Enstitüleri’nin şekillendirilmesinde de belirleyici olmuştur. Dewey’in eğitim sisteminde konuların esas itibariyle gösterilmesi, detaylandırılmaması ana unsurdur. Ona göre ayrıntıları belirleyen yerel şartlar olmalıdır. Bu sistemdeki bir diğer önemli husus, okulların fikri olarak merkeze bağlı olması ancak uygulamalarda merkezden bağımsız olması gerektiğiydi. Dewey’in Pragmatist felsefeye dayalı olarak hazırladığı raporlar görünüşe göre dikkate alınmıştır. Ancak görülüyor ki Köy Enstitüleri hariç Dewey ve cumhuriyet eğitimine yön veren diğer Yahudi bilim adamları uygulama ve müfredatı oluştururken sistemi pratik, konularda esasicilik ve detayları yerel şartların belirlemesi, fikri olarak merkeziyetçi ancak uygulamada bağımsız olması görüşlerine rağmen uygulamayı kendi savlarının aksine/ tersine inşa etmişlerdir. Türk eğitim sistemi nasıl olmuş da bu ilkelerin –ki hâlâ bu raporlar dikkate alınır(!)- tam tersini uygulamıştır? Mesela Dewey, konunun esaslarını öğretelim, gereksiz bilgilere girmeyelim der. Ama uygulamada en spesifik ve en gereksiz bilgileri bilmeniz gerekir. Sınavda başarılı olmak isteyen bir genç ülkesindeki demir, bor, kükürt, doğal gaz… vb. yataklarının ve bu madenlerin işlendikleri fabrikaların hangi illerde olduğunu bilmelidir. Bu bilgi hayat için ne kadar gereklidir? Konunun ne kadar esasındadır? Bu sistemle odaklanma sağlanabilir mi? Müfredat gerçekten pragmatist mi?

1925’te ülkemize gelen Yahudi Dr. Alfred Kühne, ülkemizde sanat öğretmen okullarının kurulmasına öncülük eden kişidir. Kühne’ye göre iş eğitimine yönelik çalışmalar yapılmalıydı. Hazırladığı raporda mevcut alfabe ile okuma yazmayı öğrenmenin güç olduğunu ve vakit alıcı olduğunu kaydediyordu. Kühne, alfabe olarak da Batılılaşmak gerektiğine işaret ediyordu (Akdağ, 2008, s.58).

Bu dönemde ülkemize gelen diğer bilim adamları Leipzig Üniversitesi Pedagoji profesörü G. Stiehler, Profesör Erey, Ukrayna Güzel Sanatlar Akademisi Şefi Ernest Egli, Fransız Ruatelet çifti, Profesör Oldenburg, Dr. Omer Buyse, İsviçreli Pedagoji Profesörü Albert Malche (1931’de gelmiştir.) ve başka uzmanlar Türkiye’de inceleme ve değerlendirmelerde bulunmuşlardır. Bu dönemde gelen uzmanların çoğu, iş teknik eğitimi, el sanatları ve dil alanlarında uzmanlardır. Malche hazırladığı raporlarda Darülfünun hocalarının yetersiz olduğunu kısa süre için de olsa Batı’dan uzman getirilebileceğini kaydetmiştir. 1924 yılında kıdemli bir öğretmen 25–30 TL maaş alırken ve yeni göreve başlayan bir öğretmen 600 kuruş maaş alırken, yabancı uzmanlara, Türk öğretmenlere hiç olmadığı kadar cömert davranılır. Yabancı uzmanların maaşı 150–850 TL arasıdır (Akdağ, 2008, s.57). Türk eğitim sistemini inceleyen ve ziraat, güzel sanatlar, şehircilik, iş teknik eğitimi ve eğitim bilimleri alanlarında incelemelerde bulunan ve bu konularda eğitimler veren yabancı uzman istihdamı sadece bu uzmanlarla sınırlı kalmamıştır. Bu durum 1933 ve 1940 yılları arasında da devam eder.

17 Eylül 1933’te Ankara’ya bir mektup gelir. İmza dünyaca ünlü bilim adamı Albert Einstein’a aittir. Einstein Yahudi bilim adamları ve OSE (Yahudilerin Sıhhatini Koruma Cemiyeti) Dünya Birliği’nin şeref başkanı sıfatıyla kaleme alınan mektubunda Almanya’dan gelen 40 kadar Yahudi profesör ve doktorun bilimsel çalışmalarını Türkiye’de yürütmeleri için Türk hükümetinden iş ricasında bulunmuştur. Atatürk, Einstein’ın bu teklifini kabul eder; hatta Türkiye’ye iltica eden bilim adamı sayısı 40 değil, 190’dır (Arnold Reisman, 2008 http://www.tarihim.org/icerik/33-yakintarih/140-soykrm-tarihinde-tuerkiyeye-kacan-yahudi-bilim-adamlaryla-ilgili-tek-satr-yok-.html). Pek çok araştırmacıya göre bu mektup Einstein tarafından kaleme alınmamıştır. Einstein gerekli olacağını bildiği için Fransa’daki OSE’ye boş kâğıtları imzalayarak bırakmıştır. Mektup Türkiye’ye OSE’den gelmiştir. Prof. Dr. Emre Dölen’in kaleme aldığı “Türkiye Üniversite Tarihi” adlı eserde bu mektubun Einstein tarafından yazılmadığı kaydedilmektedir. Einstein bu mektuptan haberdar mıydı gerçekten? Einstein uzmanı Barbara Wolf’a göre eğer bu mektubu Einstein yazmış olsaydı, mektup İbrani Üniversitesi ve İsrail ulusal arşivlerinde olurdu (Arnold Reisman, 2008).

1933 yılından itibaren Hitler Almanya’sından kaçan bilim adamları Türkiye’ye iltica etmiştir. Tüm dünya Hitler’in gazabından çekinirken Türkiye’nin kucak açtığı bu bilim adamları Türkiye imkânlarında müreffeh şartlarda yaşamışlardır. 1934 yılında İstanbul Üniversitesi’nde esas kadroda görevli Türk profesörleri 70-100 TL alırken yabancı profesörler 780–1180 TL alıyordu (Akdağ, 2008, s.64).

Yabancı profesörler gerçekten profesör müydü?

Almanya’dan başka ülkelere dağılan 1202 bilim insanının yüzde doksanı Yahudi ve yüzde onu Hristiyan’dır (Çınar, 2005). Bu bilim adamları dünyanın çeşitli yerlerine özellikle ABD, İsviçre gibi ülkelere iltica etmişlerdir. Mülteci bilim adamlarının 190’ı,yani altıda birine yakını Türkiye’ye gelmiştir. Türkiye’ye gelen bu öğretim üyelerinin hepsine akademik kariyerleri dikkate alınmaksızın, ordinaryüs profesör unvanı verilmiştir (Emre Dölen, s.316). Türk profesörler görevlerinden uzaklaştırılırken, akademik kariyeri dikkate alınmadan yabancılar “ordinaryüs profesör” olarak etiketlenerek üniversiteler bu kişilere emanet edilmiştir. Yine Dölen’in kaydettiğine göre Ali Rıza Berkem, “Bu Alman profesörler arasında adları dünya literatüründe geçen çok ünlü kişiler olmakla birlikte ikinci sınıf olanlar da vardı.” şeklinde yazmıştır. Nitekim Darülfünun eski emini (rektörü) Dr. Neşet Ömer Bey, Atatürk’e sunulması üzere kaleme aldığı mektubunda “… Darülfünun meselesini halletmek şüphesiz zarurettir; ancak memlekette bu işi yapabilecek hiç kimse yokmuş gibi, ilmi otoritesi ne derece olduğu pek malum olmayan bir İsviçreli’nin (Albert Malche kastediliyor) getirilmesi ve bu işin ona tevdi edilmesi bana ve benim gibi düşünen arkadaşlarıma oldukça ağır gelmektedir…” şeklinde yazmıştır. (Emre Dölen s.235). Hem 1933 öncesi dönemde hem de sonrasında gelen yabancı kişilerin akademik kariyerleri tartışmalıdır. Türk profesörler, liyakatleri kesin olmayan bu kişilerin ön planda tutulması, Türk okullarının ve Türk eğitim sisteminin bu kişilere emanet edilmesi ve kendilerinin ikinci sınıf bilim adamı olarak görülmelerinden dolayı adeta küstürülmüştür.

Türkiye’de niçin bir bilim patlaması yaşanamadı?

Atatürk’ün, Yahudi kökenli Alman bilim insanlarına kapıları açmasından sonra, 1933 sonrası Türkiye’de bilimsel araştırmalarda neden hâlâ bir “patlama dönemi” yaşanamamıştır? Türkiye neden hâlâ bir üretim toplumu değil de tüketim toplumudur? Nerede yanlış yapılmıştır?

III. Selim’den itibaren başlayan toplumsal değişim ve dönüşüm sürecinde, en büyük ve en radikal değişiklikler Cumhuriyet Dönemi’nde yapılmış, Batılılaşma ve çağdaşlaşma kapsamında eğitimden, kültüre, askeriyeye ve toplumsal yapıya kadar pek çok alandaki reform ve ıslahat hareketleriyle yeni Türkiye inşa edilmiştir. Gerek inceleme ve değerlendirme için gerekse öğretmenlik yapmaları için yabancı uzmanlara müracaat etmiş, onların önerdiği sistem ve modelleri uygulamış, hatta alfabemizi değiştirmiş olmamıza rağmen bilim üreten o ileri medeniyet seviyesi neden hâlâ uzaklarda? Ezberci eğitime karşı olduğumuzu sürekli vurgulasak da neden hâlâ ezberci eğitimi uygularız? Eğer müfredat incelenirse ezberin hat safhada olduğu görülecektir. Mühendis yetiştiren okullarda bile, kendini tekrar eden bilgiler öğretiliyor ve yaratıcılık, buluş oluşturma özendirilmiyor, teşvik edilmiyor ve hatta önemsenmiyorsa durum daha vahim bir hâl almıyor mu? Maalesef adı değiştirilmiş ezberci eğitim modelleriyle eğitim- öğretim faaliyeti devam ettiriliyor.

Yanlış sistemler üzerinde hareket ettiğimizin/ ettirildiğimizin en açık kanıtı hâlâ Batı’yı değişim, çağdaşlaşma, sanayileşme, buluş oluşturma alanlarında yakalama gayreti içinde olmamızdır. Sistemin bütüncül ve dinamik analizlerinin yapılmadan Cumhuriyet’in ilk yıllarında çoğunluğunu sosyal bilimler üzerinde çalışan Yahudi bilim adamlarının oluşturduğu ders alanları ve müfredatı, buluşçu zihin oluşturmadan çok uzaktır. Öğretilen alan ve bilgilerde gerekli gereksiz ayrımı gözetilmeden, detaycılığıyla, yaş sürecine paralel olmamasıyla, öğrenmede beynin temel prensibi sayılan “kullan ya da kaybet” kuralı kapsamında kaybetmeye temellendirilmiş bir sistem oluşturulmuştur. Dünyada birçok ülkenin yaptığı bir cep telefonunu dahi üretemeyen bir ülke olmamız bunun en acı örneğidir. Okuma yazma oranını gelişmişlik oranı olarak addeden bir ülkede sistemin unuttukları nelerdir? Okuma yazma oranı elbette artsın, arttı da. Artık şoförlerimizin, işçilerimizin çoğu lise mezunu. Hatta sürüyle işsiz öğretmenimiz, üniversite mezunumuz var. Pragmatist felsefeyle hazırlandığı söylenen Türk eğitim sistemi nasıl oldu da bu kadar karşıt sonuçlar doğurabildi?

Cumhuriyet döneminde ilgilenilen bilim dallarının çoğu, sanayi ve gelişmeyi sağlayacak nitelikte olmayan daha çok gelişmiş ülkelerin kültürel birikimlerini yönlendirecek nitelikteki bilim dallarıdır. Albert Malche’nin Darülfünun’daki görev yapan hocaların yeterli olmadığı görüşü ve yabancı öğretmen istihdamı önerisi kabul edilerek Malche’nin başkanlığındaki Talim ve Terbiye’nin üyeleriyle Islahat Komitesi kurulmuştur. Darülfünun’daki Türk 240 öğretim görevlisinden 157’si tasfiye edilmiş, sadece 83’üne kadro verilmiştir (Kafadar, 2000). Emre Dölen Islahat Komitesi’nde yer alan ve yeni üniversitelerin kadrolarını oluşturan, Türk hocaların üçte ikisini kadro dışı bırakırken yabancı hocaları bu kadrolara yerleştiren Islahat Komitesi’nde doktora sahibi olan ve akademik hayatı bilen tek kişinin Kerim Erim olduğunu yazar (s.241). Bilim dünyasından olmayan insanlar, üniversite hocalarının bilimsel yeterlilikleri hakkında karar vermekte ve kadro belirlemektedir. Diğer üyeler, Maarif Vekaleti Müsteşarı Avni Başman, Talim Terbiye Kurulu üyesi Rüştü Uzel ve Ankara Lisesi Müdürü Osman Horosan’dır. Bilim dünyasından olmayan insanların, üniversite hocalarının bilimsel yeterlilikleri hakkında karar vermesi ve kadro belirlemesi tartışma oluşturacak niteliktedir.

Yabancı bilim adamlarıyla yapılan mukavelede ilk üç yılda derslerin Almanca, İngilizce ve Fransızca gibi dillerden birisiyle verileceği, üçüncü yıldan sonra Türkçe verileceği kararlaştırılmıştır. Ancak Türkçe ders veren bilim adamı sayısı az olmuştur. Almanya’dan 1933’te 1202 civarında bilim adamı ayrılmış olup Avrupa ve Amerika’dan vize ve iş teklifi alan bilim adamları bu ülkelere yerleşmiştir (Arnold Reisman). Vize ve iş teklifi alamayan çoğunluğunu Sefarad Yahudilerinin oluşturduğu 190bilim adamı ise ülkemize gelmiştir. 1934’de Dar-ül Fünûn (İstanbul Üniversitesi) esas kadroda görevli Türk Profesörleri 70–100 TL alırken yabancı profesörler 780–1180 TL alıyordu (Akdağ, 64).

Türkiye’ye gelen bilim adamlarının ihtisaslarının, tıp hekimleri haricinde, Türkiye gibi yeni kurulmakta olan ve savaş yorgunu bir ülke için en öncelikli ve en aciliyetli bilim dalları olmadığı açıktır. Yahudi kökenli bu bilim adamlarının büyük çoğunluğunun uzmanlık alanları; müzik, sanat, tarih öncesi uygarlıklar, edebiyat, dil gibi kültürel içerikli sosyal bilim dallarıydı. Diğerleri ise tıp alanındaki uzmanlardı. Sanayi, endüstri, mühendislik gibi alanlardaki uzmanların sayısı ise çok yetersizdi. Ülkemize gelen 190 bilim adamı bugünün eğitim sistemini şekillendirirken hâlâ gelişemediğimiz ise açıktır. Bir de buna o günün Alman diktatörü Hitler’in hışmının Türkiye üzerine çekilmesini eklemeliyiz. Hitler Müttefik Devletler tarafından elimine edilmeseydi, tetikteki ülkelerden biri de Türkiye olacaktı. Almanya’da Hitlerin zulmünden kaçan ve Hitler’in tepkisi ve tehdidinden dolayı Avrupa ülkelerine sığınamayan Yahudi bilim adamlarının böyle bir ortamda Türkiye’ye kabul edilmesi 2. Dünya Savaşı’na katılmak istemeyen ve zor koşullardaki Türkiye Cumhuriyeti için birçok neden sorusunu da beraberinde getirmektedir. Bu bilim adamlarının eğitimi de Türk diliyle veremeyip çevirmen kullanmaları yararları konusunda tartışma oluşturur.

Ücretlerinin Türk profesörlerden on katı fazla olması, uzmanlık alanlarının sanayi, mühendislik, gibi gelişmeyi sağlayacak nitelikte olmayan ancak kültürel birikimleri yönlendirecek alanlarda ağırlıklı olması, yeni gelişmekte olan Türkiye Cumhuriyeti için fayda ve zararlarını tartışmaya açık hâle getirmektedir. Almanya’nın 2. Dünya Savaşı’ndaki büyük mağlubiyetine ve çeşitli dünya ülkelerine dağılan 1202 bilim adamını da kaybetmesine rağmen, ülkemizle kıyaslandığında teknoloji, otomotiv, savunma sistemleri gibi birçok alanda önderlikleri elinde bulundurmaları, eğitim konusunda Cumhuriyet’ten itibaren yanlış eğitim sistemleri üzerinde müfredat oluşturduğumuzu göstermektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin bu kadar kısa dönemde sürekli eğitim reformları yapmış olmasına rağmen buluş oluşturulamaması, teknolojik bir üretimin yapılamaması maalesef bir cep telefonu, otomotiv çalışması yapamayan ülke konumunda olması eğitim sisteminin Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren, Lozan anlaşmasını imzalayan ülkelerin gelişmemizi önlemek için yanlış sistemlerle ülkemizi manipule ettiklerini göstermektedir.

Bir an önce eğitim sistemi öğrenim sistemine dönüşmeli, prangalar kırılmalıdır.

Selametle kalın.
 
Etiketler: Türk, Eğitim, Sisteminin, İnşa, Süreci, ve, Yahudi, Bilim, Adamları,
Yorumlar
Haber Yazılımı