Yazı Detayı
08 Kasım 2018 - Perşembe 16:55
 
KALEM KELAM VE SELAM İLE
RECEP ŞEN
Eğitimci
 
 
Yazma hikâyesi, alın yazısı gibi bir şeydi benim için.Öncesi olsa da sistemli olarak İmam Hatip Lisesi tahsilindeyken başladı kalem kâğıda aşinalığım. Duygu ve düşüncelerimi kâğıda dökmeye başladığım o yıllarda farklı bir dünyanın içinde buldum kendimi. Keşfettiğim bu sonsuz deryadan müthiş keyif alıyordum.

Bazen hayatımızı altüst eden insanlar çıkar karşımıza. Başka iklimlerden çıkıp gelen insanlar… Bizi şöyle silkeleyip kendimize getirirler. Hayatımı zonlarla değişmeye başlar birden. Bundan büyük bahtiyarlık olmaz herhalde insan için. Adı gönlümde saklı iki güzel insana, iki öğretmenime müteşekkirim, duacıyım bu anlamda. Öğretmenimin birisi rahmeti rahmana, sevdiğine kavuştu. Bana hayatı öğreten, muhabbetin ne olduğunu gösteren, on yedi yaşımda ruhumu bir kıvama getiren muhabbet adamıydı öğretmenim. Hem yiğitti hem de erendi. Bir öğretmendi ama öyle sizin bildiğiniz maaşlı öğretmenlerden değildi o. Onun mektebi insan, sınıfı gönüllerdi. İnsanın gönlüne dokununca başarılamayacak bir şey olmadığını öğretti bana. Mekânı cennet olsun.Diğer öğretmenim hala yaşıyor, Allah sağlıklı uzun ömürler versin.Onun sayesinde edebiyatı, okumayı, yazmayı, şiiri sevdim. Hocamın okul mezuniyet yıllığına yazdığı bir yazı vardı. O yazıyı belki defalarca okudum. Çok etkilenmiştim, yazmam gerektiğini düşündüm. Ve serüven böyle başladı.

Biz kâğıda sevdasını, hüznünü, neşesini, kültürünü nakşeden bir medeniyetin evlatlarıyız. Atalarımız bunu başardılar. Kütüphanelerimiz onların eserleriyle dolu. Böyle zengin bir medeniyetin evlatları olarak bizler yazma konusunda nasıl geri durabiliriz? Hiç unutmuyorum, lise yıllarında Necip Fazıl üstadın, Batı Tefekkürü Ve İslam Tasavvufu adlı eserini okumuştum. Oradaki bir ifade beynime mıh gibi çakılmıştı. Kitaplık çapta çalışmanın öneminden söz ediyordu, üstad ve şöyle diyordu: “Ne yazık ki, bizde kitaplık çapta adam yoktur. Fransa'da bir lise mualliminin bile (orijinal) eseri vardır. Bugün Avrupa kültürüne örnek birçok adam vardır ki, ana eserlerini doktora tezleri olarak vermişlerdir. İşte böyle!.. Kitap, kitap, kitap!.. Ama evvelâ kitap, kitabın kitabı ve bütün kitap mefhumunun ruhu olan Allah’ın Kadim Kitabından ders alarak kula düşen vazife, kitap hacminde çalışmak... Gerisi haylazlık ve başıboşluk...”Bir daha baktım Necip Fazıl üstadın resmine ve Çile şiirini bir daha okudum. Evet, yazmak bizim üzerimize vacip oldu diye düşündüm. Yazarak dünyayı kurtaracak değildim ama yazmasam da çatlayacaktım belki.

Evet, aşılması güç vadilerde gezinmektir yazma eylemi. Olsun biz zora talibiz. Zorları kolay eden Allah’a imanımız var. Acelemiz yok, bu işler aceleye de gelmez. Okuyarak, pişerek, olgunlaşarak, gözlemleyerek devam eder. İnsan beklememeli bence, bir yerlerden başlamalı. Çünkü hayat çok kısa, zaman su gibi akıp gidiyor. Mesela okuyarak başlayabiliriz.Özellikle gençler hayatlarının baharını kitap sayfalarının onlara açtığı türlü türlü çiçeklerle bezenmiş has bahçede geçirmeli ve yaşamalı.

Yorucu bir eylem olsa da tamamlandığında insana bütün zihinsel yorgunluğunu unutturan, keyif veren bir yanı var yazmanın. Bir bebeğin anneye yaşattığı doğum sancıları ve ardından bebekle gelen tarifsiz mutluluğu düşünün.Yazmak böyle bir şey belki de…

Hepimizin bir eşref saati vardır. O saati kaçırmamak gerek. An bu andır. Eskilerin tabiriyle, dem bu demdir. Zaman yönetimi önemli… Bütün mesele anı doğru değerlendirmek... Aklınıza gelen fikri, okuduğunuz önemli bir cümleyi mutlaka not edin bir kenara. Gerisi gelir Allah’ın lütfu keremiyle. Daima ileriye bakmak, güzel hedefler koymak gerek önümüze. Biz farkında olmasak da masamızın üzerinde boyun büküp bizi bekliyor kalem ile kâğıt. Söyleyin, bu iki güzel küstürülür mü hiç? Bizim gençlik dönemlerimizde akranlarımız renkli gazetelerden ses ve sinema sanatçılarının magazin haberlerini takip ederken, biz de taşradan beri hayranı olduğumuz büyük söz ustalarının İstanbul’daki yazma serüvenlerini, onların hayatlarını takip ediyorduk, gazete ve dergilerden onların yazılarını okumaya çalışıyorduk. Şimdiki gibi değildi,o yıllarda gazetelerin ciddi anlamda kültür sanat sayfaları vardı. Taşradaki bir genç ancak böyle buluşabiliyordu hayranı olduğu yazarla. Çünkü seksenli, doksanlı yıllar zor yıllardı ekonomik açıdan.

Akranlarım oynarken ben Tâhirü'l-Mevlevî’den,Mesnevi’nin bişnev (dinle)diye başlayan ilk on sekiz beyitin şerhini okuyup anlamaya çalışıyordum. Ney insan-ı kâmili sembolize eder, diyordu okuduğum bu kitap. Sonra Necip Fazıl Üstadın eserleri ve özellikle Çile, Çöle İnen Nur ve Reşahat Çevirisi… Ardından Yahya Kemaller, Aşık Veyseller, Orhan Veliler, Karakoçlar ve daha niceleri… Küçük harfleri daha çok seviyorum, neden diye soracak olursanız ben de bilmiyorum. Daha mütevaziler, belki de ondandır. Sessizce ve içimden geldiğince kitaplarımın arasında kırklı yaşları bitirirken böyle gideyim diyorum ama duramıyorum. Bir şeyler üretmek, insanlara faydalı olmak, hayatın içinde hayatı hissederek yaşamak, bu fani dünyadan göçerken arkamızda sadakayı cariye babından bir eser bırakmak gerek.Bir yerde görüneyim, bilineyim diye bir telaşım olmadı, bu yaşa geldik hala da yok.

Yazmak, okumak kadar kadim ve asil bir eylemdir. Yazma eylemi bir duruşu ve durduğumuz yerden de âleme bakışımızı ifade eder. Hedefi olan bir eylemdir yani. Yazayım demekle yazı yazılmaz; bir kültürel birikim mutlaka gerekir. İş olsun diye hiç yazılmaz. Hele de popüler olayım, şöhrete kavuşayım diye hiç yazılmaz.

Herkes gönlünün renginde yaşıyor aslında hayatı. İnsan hassas mizaca sahip olunca yaşadığı, gördüğü hadiseler onu derinden etkiliyor haliyle. Çiçeğe herkesin baktığı yerden bakamıyor, kuş cıvıltılarını herkesten farklı işitiyor. Pırıl pırıl akan derenin sesinde kendini kaybedebiliyor. Mesele kendini kaybedebilmek de zaten. Kendini kaybedebilirsen Leyla’yı bulursun. Leyla’yı buldu mu geride kalanın önemi yok! Yazmak belki de Leyla’yı aramak. Aramak vazifemiz, bulmaksa nasip işi.

Zaman zaman karaladığım şiirler ve yazdığım yazılar konusunda yakın çevremden gelen umursamaz tepkilere, görmezden gelmelere anlam veremiyorum. Nefis sahibiyiz, alıştık artık doğal geliyor bu tür şeyler. Anlamak ve anlaşılmak çok da beklediğim bir şey değil açıkçası modern insandan. Çünkü modern insanın öncelikleriyle benim önceliklerim çok farklı. Oysa uzaklarda hiç tanımadığım gönlü güzel insanların tepkileri cesaret veriyor bana. Hatta o güzel insanlara layık olmak, onları hayal kırıklığına uğratmamak için yazdıklarım üzerinde daha da titiz olmam gerektiğini düşünüyorum.

İnsanın kemalat yolculuğu son nefese kadar devam eden bir süreçtir. Okuma yazma da mezara kadar devam edecek bir süreç. Çünkü okuyup yazmanın, öğrenmenin yeri, zamanı ve yaşı yok. Önemli olan istikamettir. Allah istikametimizi şaşırtmasın. Edebiyat bir mevki kazandırmaz hatta şairmiş deyip müstehzi bir edayla gülüp geçer insanlar. Sonra şiir kitapları da çok satmaz. Para kazanmak mı? Böyle bir derdimiz de yok zaten. Okuduğunuz şu yazı dahi meccanen, hiçbir ücret alınmadan yazılmaktadır. Bu bir sevda, bu bir vefa borcu doğduğumuz topraklara. Gönülden gönüle yolculuk. Selam ve muhabbetlerimle.

ŞİİR FALINDAN:
Erbâb-ı kemâli çekemez nâkıs olanlar,
Rencide olur dîde-i huffâş ziyadan.
Ziya Paşa
 
Etiketler: KALEM, KELAM, VE, SELAM, İLE,
Yorumlar
Haber Yazılımı