Yazı Detayı
24 Şubat 2019 - Pazar 21:51
 
HİÇ KİMSE SINANMADIĞI GÜNAHIN MASUMU DEĞİLDİR
TUBA İŞBİLİR
Tuba işbilir, Üniversite öğrenimini Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde tamamlamış olup iyi bir eğitimci olmayı hedefledi.
 
 
İnanç iman ve Müslümanlığa dair son dönemlerde dikkatimizi çeken bir esnekliğin olduğu çoğumuzun gündeminde. Kimimiz bundan rahatsızlık duyuyoruz kimimizin ise henüz fark etmediği bir gerçeklik.

Kurtuluşun bireysel olduğuna dair düşüncemi daha önce paylaşmıştım fakat bunun yanında beni şahsen rahatsız eden birçok şeyle karşılaşıyorum. Yaşamını inancına göre şekillendiren bireyler olarak birçok fikir ayrılığı yaşadığımız gerçeği çoğu zaman bizi demorize eder. Bunun yanında din kardeşi dediğimiz aynı sofradan yemek yediğimiz insanlara karşı kin gütmek gibi büyük bir hazımsızlığın ceremesini toplum olarak yaşıyoruz. Bunun altını doldurabilecek birçok sebep olmakla beraber en çok zorlandığımız konu kavram karmaşası yaşıyor olmamız. Bazı şeyleri bilinçsizce fazla sahipleniyor, eksik yahut bizim gibi olmaması halinde karşımızdakini linç edebilme hakkını kendimizde görüyoruz. Ki bunu belli bir dini yahut siyasi görüşü temsil eden bireyler yapıyorsa ardından gelen güruh da kendi süzgecinden geçirme gereği duymadan düşünceleri sıkı sıkıya sahipleniyor. Tüm bunlar olabiliyorken ahlak kavramı, ahlak ve din ilişkisi arasındaki bağıntı bizi ister istemez düşünmeye sevk ediyor.

Evvela ahlak nedir sorusuna cevap aramakla başlayabiliriz. Gazali der ki “Ahlak nefste yerleşmiş bir melekedir.” Peki, bu ne demektir; insanda iyilik yapmanın özellik (fıtrat) haline gelmiş olması şeklinde açıklanabilir. Bu meleke muhakkak ki tüm insanlara verilmiş olmakla beraber, tek ve kâmil bir cevher olan ruhun cevherinin işi tezekkür, koruma, düşünme ve iyiyi kötüden ayırt etmedir. Velhasıl bu melekenin tüm insanlarda ( zihinsel engeli olan insanlar müstesna) zuhur etmiş olması bir insanı ahlaksız olarak nitelendirmenin yanlış bir yargı olduğunu gösterir. Ahlaksız insan yerine kötü ahlaklı insan tabirini kullanmak daha doğru olacaktır.

Toplumsal olarak kabullendiğimiz düşünce, yalnızca dindar olabilen insanların ahlaki sorumluluklarını yerine getiriyormuşçasına, bu şekilde yaşamayı kendine şiar edinmemiş insanların ahlak duygusundan yoksun olduğu düşüncesi zannımca safsatadan ötesi değildir. Elbette ki ahlakın beslendiği kaynakların en temeli İslam üzere olan inanış ve kaynağı itibariyle Kuran’ı Kerim olduğu gerçeğini öteliyor değilim. Din ahlakın şekillenmesindeki en önemli ve en doğru faktördür. Bu üzerinde konuşulması gereken çok daha derin bir konudur. Zira her dindar insanın ahlaklı olduğunu ve hatadan münezzeh olduğu konusunda ısrar etmek, yani ahlakı direkt olarak dine bağlamak aynı zamanda bizi ‘din başarısız oldu demek’ zorunda bırakabilir ki bu çok daha tehlikelidir. Unutulmamalıdır ki, yaşama hakkı, adalet, eşitlik bunlar en üst düzeydeki evrensel değerler olup her bir kavram ahlak değerinin alt kademeleridir.

Şu sonuca varmayı murâd ettim; bâtından zahire, bireyden topluma ya kabullenmemek ya da sıkı sıkıya sorgulamadan kendi süzgecimizden geçirmeden kabul etme problemimiz var. Ve bu iki hal bizi karşımızdaki insanı direkt yargılama ya ak ya da kara ilan etme hakkını veriyor gibi. Peki, bu bizim işimiz olabilir mi? Ya da karar mercii biz miyiz? Tüm ahlaki yasalar bizim hâkimiyetimizde mi? Biz bugün kınadığımız bir yanlışı yapmadık diye yarın yapmayacağımızın garantisi var mı? Her birimizde var olan değerler ancak uğuna bedel ödendiği zaman anlam taşıyabilir. Uğruna bedel ödemeyi göze almıyorsak şayet bu ancak lafta kalır. Sınava girmeden sınava girenlerin sonucunu kendimize göre ölçüp değer biçmemiz hiç adil olmamakla beraber bana Atinalı düşünürün şu sözünü söyletiyor “ Hiç kimse sınanmadığı günahın masumu değildir” dolayısıyla sınandığımız vakit masumiyetimizi iddia edebiliriz.

İşte şimdi;

‘Siz de masum olduğunuza göre suçsuzluğunuza güvenebilirsiniz’ Franz Kafka.
 
Etiketler: HİÇ, KİMSE, SINANMADIĞI, GÜNAHIN, MASUMU, DEĞİLDİR,
Yorumlar
Haber Yazılımı