Yazı Detayı
19 Aralık 2018 - Çarşamba 21:41
 
ES GEÇTİĞİMİZ GÜZELLİKLER
RECEP ŞEN
Eğitimci
 
 
Osmanlı terbiyesiyle yetişmiş gönül insanlarının eserlerine baktığımızda onlardaki zengin ilmü irfana, zarifliğe, nezakete, düzgün karaktere, geniş müsamaha anlayışına, engin ruh dünyasına gıbta etmemek elde değil.

Kim arzu etmez ki bu zarif ve de arif insanlarla aynı zaman diliminde yaşamayı, onlarla sohbet etmeyi? Bugün bizler, o kuşağın insanlarını ancak bize bıraktıkları eserler vasıtasıyla tanıyabiliyor, onlardaki ilmü irfandan ancak okuyarak istifade edebiliyoruz. Yani onlara ulaşma noktasında elimizdeki tek kaynak kitaplar...

Bu gönül insanlarının yazdıkları sadece satırlarda kalmamış ve kültürümüzde yaygın olan sohbet (söyleşi) geleneğiyle sadrlara(kalplere) yazılarak insanlarda davranışa dönüşmüştü. Sohbet geleneği ecdadın önemsediği ve üzerine titrediği bir eğitim yöntemiydi hiç şüphesiz. Kültürümüzün aktarım kaynaklarından biri olan sohbet meclisleri geleneğinin inkıtaya uğramış olması bize çok pahalıya mal olmuştur. Çünkü Anadolu insanı edebini, ilmini, irfanını, dinini, dilini, tarihini, coğrafyasını, örf, âdet ve geleneklerini sohbet meclislerinde öğrenmiştir. Bu, bir bakmışsınız okulda, bir bakmışsınız kıraathanede, bir bakmışsınız evde, bir bakmışsınız daha farklı mekânlarda gerçekleşmiştir. Üzülerek söylemeliyim ki, uzun zamandan beri tek başına mektep olan, sohbet kültürü içerisinde etrafına ışık saçan şahsiyetlerin eksikliğini çekmekteyiz. Nerede o bir neslin yetişmesine vesile olan dev çınarlar?

Evet, kitaplar demiştik. Her biri bir ilmü irfan hazinesi olan, içerisinde koskoca bir medeniyetin zenginliklerini saklayan ecdad yadigârı kitaplar... Kütüphanelerin tozlu raflarından kendilerini gün ışığına çıkaracak ilim ve irfan âşıklarını bekliyorlar. Ne acıdır ki, okuyup yazan aydınlarımızın ve gençlerimizin büyük bir çoğunluğu ecdadın yazdıklarını okumaktan ve anlamaktan acizler. Birkaç gönüllü insan ve akademisyen dışında, muhteşem kültürümüzü içerisinde barındıran Osmanlıcaya vâkıf insan sayısı da azaldı artık. Osmanlı Türkçesini günümüz Türkçesine çevirmek gibi bir garabetle ecdadı anlamaya çalışıyoruz. Ne kadar traji komik bir vak’a değil mi? Ecdadının yazdığını okuyamayan bir insan nasıl aydın olabilir?

Herbiri birer gönül insanı olan İstanbul beyefendileri bir mecliste konuştukları zaman ağızlarından bal damlarmış, o meclistekiler de mestü hayran vaziyette onları dinlermiş. İstanbul’da Küllük ve Marmara kahvehanelerinde yaşananlar en güzel örnektir buna. Bu muhterem zevâtın yazdığı eserlerde de aynı tadı bulmanız mümkün. Çünkü onlar yaşadıklarını ve htiklerini samimiyetle kâğıda dökmüşlerdi. Şunu açıkça belirtmek isterim ki, bu eserleri okudukça gönül dünyamız inşirah bulacak, dünyaya bakışımız değişecektir. Yeter ki, önyargısız ve istifade etmek niyetiyle okuyalım.

Peki, bu eserlerde bizi kendi cazibe alanına çeken, gönlümüzün ferahlamasına sebep olan şey nedir? Bunun mutlaka bir şifresi olmalı. Nedir bu işin sırrı? Kısaca söylersek bizim Yunus'un, Derviş Yunus'un iç dünyasında saklıbu sır... Kim bilir bizim göremediğimiz ne hazineler var onun dünyasında? Bunu anlayabilmek için o dünyanın kapılarını aralamak, o güzelim eserleri okumak gerek. O hayata merhaba demek gerek! Çünkü Türk Milleti asırlarca ruhunu Yunus’un beslendiği o kaynaktan besledi ve bu sayede muzaffer yaşadı. Modern insanın hayatından ve hayata bakış açısından çok farklı, bambaşka bir hayattı Yunus’un yaşadığı hayat.Ab-ı hayat iksirini kana kana içmiş gönül insanlarının yazdığı bu eserlerdeki bizi cezbeden, başka dünyalara alıp götüren sır Yunus’un sırrıydı işte! Anadolu topraklarının Batı’dan Haçlı Seferleri, Doğu’dan Moğol istilasıyla büyük buhranlar yaşadığı dönemlerde bu topraklara işlediği ruhtu Yunus’un sırrı.

Modern insan bu sırrı çözdüğü gün bunalımlarından kurtulacak demektir. Bu sır,“Sevelim sevilelim” diyen Yunus’un sırrı, bu sır “ Nerden gelip gittiğini anlamayan hayvan imiş“ diyen Niyazi Mısri’nin sırrı, bu sır “ Ben dost hevasına düştüm “ diyen Eşrefoğlu Rumi’nin sırrı, bu sır “ İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın ” diyen Şeyh Edebali’nin ve daha nice sayısız gönül insanlarının sırrıdır.

Sevgili dostlarım, manevi bir terapidir gönül dostlarının eserleri bizim için. Asırlardır okunan Yunus’un şiirlerinden bu milletin çocukları feyz almış, gönülleri ferahlamıştır. Bizim coğrafyamızda Allah dostlarının menkıbelerini anlatan eserler asırlardır okuna gelmiş ve Anadolu insanı bu eserlerle gerçek kimliğini bulmuştur. Ya Mesnevi denilen irfan deryası? O ayrı bir şifadır gönüllere, ilhamını Kur’an’dan alan şifa kaynağı. Yaklaşık yedi yüz yılı aşkın bir süreden beridir Türk-İslam coğrafyasının kandili olmuştur ve olmaya devam etmektedir.

Okumak bilgi sahibi olmanın bir yoludur elbette; irfan ise bu elde edilen bilgiyi davranış haline döndürmenin, hayat tarzı haline getirmenin adıdır diyebiliriz. İlmü irfana kapı aralamak istiyorsak şayet, Türk-İslam Medeniyetinin şaheserlerini gönlümüzü vererek okumamız gerekir. Bu ihmal edilemeyecek kadar önemli bir mevzudur. Biz buyuz, bizim rengimiz, mayamız bu eserlerde saklı. Biz, bu dünyanın çocuklarıyız. Biz, başkası olamayız; olursak biteriz. Bizim iklimimiz bu. Portakal ağacının karasal iklimde yetişmeyeceği gibi biz de kendi kültür iklimimizin dışında neşvü nema bulup gelişemeyiz. Her canlı kendi ikliminde yetişir çünkü. İnsanın da maddi ve manevi anlamda kendini geliştirebilmesi için mutlaka kendi kültür ikliminde yetişmesi gerekir. Bunun için Türk-İslam Medeniyetinin şaheserlerini, diğer bir tabirle klasiklerini mutlaka okumamız, gençlerimize okutmamız gerekir.

Yazdığı eserlerle, yaptığı televizyon programlarıyla kültür dünyamızın zenginliklerini ortaya çıkaran Dursun Gürlek hocadan okuduğum kısa bir pasajı sizlerle paylaşmak istiyorum: “Osmanlıca kitaplarla meşgul olduğumuzu, onlardan bazılarını günümüz Türkçesine çevirdiğimizi bilen dostlarımızdan biri, bir gün dedesinden kalan bir divanı yeni harflere aktarmak için bendenize getirdi. Eserin sayfalarını karıştırırken göz yaşartıcı bir manzara ile karşılaştım. Bazı satırlarda mürekkebinin dağılmış bulunduğunu, kelimelerin neredeyse okunamaz hale geldiğini gördüm. Bunun sebebini eseri veren arkadaşa sordum.

Aziz dostum dedi ki: Dedem tasavvuf ehli bir zattı. Bu manevi terbiyenin etkisiyle kalbi inceldikçe incelmiş, zayıf ve nahif vücudu sanki nurdan bir heykel haline gelmişti. Elinizdeki divanı sık sık okur, çoğu zaman gözyaşlarına hâkim olamaz, işte böylece kitabın sayfalarını ıslatırdı.”

Yazımı bitirirken özellikle genç arkadaşlarımı kültür ve irfan dünyamızın zenginliğini içinde barındıran Türk-İslam Medeniyetine ait şaheserlerin cilt kapağını açmaya, sayfaları arasında sırlarla dolu bir yolculuğa çıkmaya çağırıyorum acizane olarak.

ŞİİR SANDIĞINDAN:

Dost bâğının gülü oldu küşâde,
Bülbülüz o güle figâna geldik.
Yârin elinden içmişiz bâde,
Anınçün bunda mestâne geldik.
(Sezâyi)

Küşâde: Açık, açılmış
 
Etiketler: ES, GEÇTİĞİMİZ, GÜZELLİKLER,
Yorumlar
Haber Yazılımı