Yazı Detayı
15 Kasım 2018 - Perşembe 12:28
 
BİZİM DİLİMİZ GÖNÜL DİLİYDİ
RECEP ŞEN
Eğitimci
 
 
Bizim medeniyetimiz gönül zenginliğinden neş’et etmiş ve gönül zenginliğiyle gelişmiş bir medeniyettir. Mimariden edebiyata, güzel sanatların hangi dalına bakarsanız bakın ortaya konan eserlere gönül dili, diğer bir ifadeyle hâl dili damgasını vurmuştur. Bu dil bize mahsus bir dildir. Mesela, Batı Medeniyetinin ortaya koyduğu eserlerde bu dili göremezsiniz. Bizde bir çini ruhunuzu ısıtır, bir mısra gönül telinizi titretir. Kısacası, her şey bir gönüle girme, bir gönül kazanma uğruna yapılır.

Gönül dili, muhatabını kolayca etkileyebilen, onun ruhunu okşayan, misk ü amber misali çekim alanındakilere de sirayet eden bir dildir. Bu dile yabancı kaldığımızdan bu yana geçmişimizle olan irtibatımızı kaybettik, aynı zaman da birbirimizle olan iletişimimiz de koptu. Oysa bizim medeniyetimizin çocukları bir zamanlar birbirleriyle gönül dilinden halleşir, anlaşırlardı ve bizim coğrafyamızda huzur vardı, esenlik vardı. Çünkü lafla peynir gemisi yürütmeye çalışmıyorduk. Söylediklerimizi yaşıyor, bu hüsn-ü hâl üzere hayatımızı devam ettiriyorduk. Çoğu zaman kelimelere dahi ihtiyaç duymadan sükûti sohbetlerle iletişim kurabiliyorduk. Sükut yeri ve zamanı geldiğinde bir çok derde deva, kemal ve adamlık işaretidir.

Muhabbet ve aşk diliydi bizim dilimiz. Aşkımız, derdimiz, çilemiz, gayretimiz, bilgimiz, salih amellerimiz, merhametimiz, gözyaşımız vardı. Aşkın hüküm ferma olduğu kutlu zaman dilimleriydi o demler. Her şeye muhabbetle nazar kıldığımız zamanlardı… O zamanlar Rahman ve Rahim olan Allah’ın eseridir diye seviyorduk yaratılan her şeyi, hem de hiçbir menfaat ummadan, karşılık beklemeden, ayırmadan. Kırmak ve incitmek gönül dilimizin lügatinde olmayan kelimelerdendi. Ne güzel günlerdi o günler. Hâlden anlardık, hâl bilirdik. İçimizin güzelliği dışımıza yansırdı. Bu güzellik söz ve davranışlarımızda, ortaya koyduğumuz eserlerde kendini gösterirdi. Arınmıştık çirkinliklerden, birdi içimiz dışımız. Bu arınma, bir terbiye yani eğitim meselesiydi aynı zamanda. İç arınması, nefis tezkiyesi dediğimiz bir ulvi gayret ve mücadele ile her türlü kötülüklerden kendimizi uzak tutup, bu güzel hâl üzere berhayat oluyorduk.

“Dilsizlerin dilini, dille ifade edilemeyecek sırlara sahip olanlardan can dilini öğren!” der Mevlana’mız irfan deryası Mesnevi adlı o meşhur eserinde. Gerçek manada insan olabilmek için gönül dilinin öğretildiği irfan meclislerini bulmamız gerekiyor. Oturduğumuz her meclisi irfan meclisi haline getirmemiz gerekiyor. Çünkü bu meclislerde gönül dilinden, can dilinden, ölümsüzlüğün dilinden konuşulur.Gönlümüze genişlik, neşe, güven, huzur veren, onu geliştiren, tamir eden sözlerdir irfan meclislerindeki sözler. Gönül evini inşa eden, toprağı vatan yapan gönül mimarları bu irfan meclislerinde yetişmiştir. İrfan meclislerinde hamlıktan sıyrılır, ateş-i aşkla yanarak pişer, olgunlaşır insan. Yunus gibi, “Hakk’ı seven kullar ile/çağırayım Mevla’m seni. ” diyerek ülfetle, muhabbetle, yârenlikle, kalpten kalbe iletişimle kemale erer.Ruhun disipline edilmesi diyebiliriz buna. Herşey sevgiye dayalı bu mecliste… Sevgisiz kalbe yer yoktur bu sırça sarayda. Burada söz gönülde kıvamını bulur, daha sonra dile gelir kelimelere dökülür. Sözün özü vardır. Gereksiz, boş söze yer yoktur. Hâldir esas olan, yaşamaktır yani, kemale ermek, zevk-i ilâhiyi tatmaktır. Gerisine bizimkiler kıylükâl (dedikodu) derler. Yani faydasız, boş söz.

Hazreti Pir Mevlana, ne güzel söylemiş gönül dilini anlatırken: “Gönül buluta benzer, göğüsler damlardır. Şu dilse oluktur sanki yağmur oradan akar. Yağmur suyu gönülden göğüslere tertemiz yağar, fakat adamın içi pisse sözlerinin de aslı faslı yoktur. A gönül, sözün tamamını sen söyle; ben ağzımı yumdum, sen söyle ki ebedi sözlere sahipsin sen.”

Bu dünyada gönül diline vâkıf olanlar var, bir de bu sırra vâkıf olmayıp da bunun dedikodusunu yapanlar var. Bu iki grup insandan birincisine hâl ehli, ikincisine ise kâl (laf) ehli denir. Eşrefoğlu Rumi, ikinci gruptaki kâl ehline: “Ey zahid-i dünya perest var zühdünü arzeyleme!” diyerek ihtarda bulunur. Bizim medeniyetimizin mimarları hâl ehli insanlardı, gönül insanlarıydı. Bunun içindir ki, kalıcı oldular yurt tuttukları topraklarda. Hasılı kelam, söz ile değil hâl ile var olmuşuz ve kıyamete kadar da var olmaya devam edeceğiz.

Bize ait millî hafızanın, millî hatıraların, duygu ve düşüncelerin, hasılı bütün maddî ve manevî değerlerin taşıyıcısı olan ses bayrağımız Türkçe de bu gönül dilinin tercümanıdır. Onun için Türkçemiz ağzımızda anamızın ak sütü gibidir ve aynı zaman da Yunus’un sözleri kadar mübarektir. Biz buyuz aslında. Rengimiz, kimliğimiz de bu.

Sözü kıymetli kılan şey onun gönül diliyle olan bağlantısıdır. Bizi etkileyen, bizi sarsan, ruhumuza işleyen de böyle güzel sözler değil midir dostlarım? Sözün gücü de burada saklı. Ozanımızın, “Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez.” dediği yol budur işte: Gönül yolu… Bu yolda yolcu olabilenlere ne mutlu! Allâme-i cihan olsak, gönlü bize verenden bihabersek söylediklerimiz gönül ehlinin katında kıymet ifade etmez, gönüllere girmez. Söz söyleyen kişi, Allah (c.c.) ve Peygamberimiz (s.a.v.)’den bihaberse gönül dilinden de bihaber demektir. Bu aziz millet, tarih boyunca hiç gönül dilinden bihaber olmamıştır, bundan sonra da olmayacaktır biiznillah. Ya kötü söz söyleyen, o fırın küreği kadar dili olanlara ne demeli? Onu da Mevlana’dan öğrenelim: “Akbabanın ağzı daima kötü kokar zaten! Söyleyenin kötülüğü ve sözü yüzden, gözden ve benizden de anlaşılır.”

Mevlana: “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir. ” derken, bize harfsiz ve kelimesiz anlatımın en etkili yol olduğunu işaret ediyordu aslında. Zaten birçok şeyi anlatırken kelimeler kifayetsiz kalmıyor mu? Bu anlamda gönül dili, vücut dilinden daha etkili, daha hoş ve daha derin anlamları içinde barındırır. Kişinin aşkını, coşkusunu, yüreğinde duyduklarını, çilesini, ızdırabını anlatır. Bütün bunları tam olarak anlatmaya kelimeler kifayet etmez. Şiirin en hası da gönülden doğup oradan mısralara dökülen değil midir? Ecdadın ortaya koyduğu eserlere bir de bu pencereden bakıp değerlendirelim. Biz de onlar gibi geleceğe ölümsüz eserler bırakmak istiyorsak buradan kendimize bir ders çıkarmalıyız. İnsanlara hayrı dokunmayan kişinin ölüden ne farkı var? Sezai Karakoç'un şu tespiti çok hoşuma gider: "Hacı Bayram-ı Velî gibi büyük adamlar ve liderler arka arkaya sökün etmemiş olsaydı, bir taşın üstünde tüneyip bin yıl kıpırdamadan duran, entrika bakışlı Bizans baykuşu yeniden dirilip belki de Anadolu'yu ele geçirecekti."

Gönül dilini keşfetmedikçe birbirimizle sağlıklı iletişim kurmamız mümkün değil. Modernizme inat can gözüyle bakmak¸ can kulağıyla dinlemek¸ can diliyle söyleşmek üzere hoşça bakın zatınıza.

ŞİİR FALINDAN:
Bir şûlesi var ki şem-i cânın,
Fânusuna sığmaz âsumânın.
(Şeyh Gâlip)
 
Etiketler: BİZİM, DİLİMİZ, GÖNÜL, DİLİYDİ,
Yorumlar
Haber Yazılımı