Yazı Detayı
10 Ekim 2018 - Çarşamba 19:45
 
AŞKIN ŞEHRİ
RECEP ŞEN
Eğitimci
 
 
İstanbul ve ben birbirine kavuşamayan iki sevgiliyiz yaşadığımızşu modern zamanlarda. Ne vakit gönlüme düşse, içimde inceden bir sızıpeyda olur. Taşrada bağrı yanık bir şairin İstanbul’a olan hasretidir bu sızı.

Uçsuz bucaksız mavi göklere açılan gönül penceremdenseyrederim İstanbul’u.İçimde yaşayan apayrı bir dünyadır o…Camiler, çeşmeler, türbeler, hisarlar, saraylar, konaklar, yalılar,medreseler, çarşılar, köşklerve daha nice zenginliklerle dolu apayrı bir dünya…

Şairin “İstanbul’u sevmezse gönül aşkı ne anlar?” dediği,büyüsüne kapıldığımgizemli şehir… Gelip geçici bir heves değil bu; bir tutku,yani aşk! Daha ilkokul sıralarındaydım, öğretmenimiz bize İstanbul resimlerindenoluşan bir albüm göstermişti. İlk orada görmüştüm beni kendine meftun eden o efsunlu gözlerini. Öğretmenim İstanbul’u öyle anlatmıştı ki, farkında olmadan ben de kendimi kaptırmıştım.

Albümdeki resimlerdeAbı Kevser misali masmavi deniz, ortasında Kız Kulesi ve onu karşıdan seyreden Galata Kulesi, objektife yakalanan martılar, nefis Boğaz manzarası,o zamanki adıyla iki kıtayı birbirine bağlayan Boğaziçi köprüsü, uzaktan bütün haşmetiyle İslam’ın yüceliğini temsil edenSultan Ahmet ve Süleymaniye camileri,Fethin sembolü Ayasofya, payitahtın merkezi Topkapı Sarayı, fetihten hatıra kalan Rumelihisarı ile Anadoluhisarı arzı endam ediyordu. Ve albümün başında Dedesi Osman Gazi’nin vasiyetine uyarak İstanbul’u alıp gülzâr (gül bahçesi) yapan Sultan Fatih’in ünlü İtalyan ressam Bellini tarafındançizilen o meşhur resmi vardı tabii. Beni çok etkilemişti o resim. O yıllarda çocukça dünyamın muaazzam kahramanıydı

Sultan Fatih!

Ortaokul çağlarımda “Urumelihisarı’na oturmuşum;/Oturmuş da, bir türkü tutturmuşum…” diyen Orhan Veli’den gözlerim kapalı dinledim onu. Lise çağına geldiğimde “Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar; /Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.” diyenNecip Fazıl üstadımdanokudum ve kendimi onda buldum. Üniversite yıllarımda ise “Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul diyen” Yahya Kemal’le birlikte seyrettim onu gönlümün seyir terasından.

Şiirlerde, şarkılarda hala dinlemekteyim. En azından iki yılda bir de olsa onunla kavuşup birkaç gün hasret gidermekteyim şimdilik.En son Ağustos ayında Galata Kulesi’nde dertleştik onunla. Arasıra kalemi elime alıp ona şiirler yazmaktayım aşkımı beyan babında. İstanbul, ah İstanbul…Dedem Sultan Fatih’in yadigârı İstanbul… Derdim, davam, aşkım, geçmişim, geleceğim, her şeyim İstanbul…

Her şehir içinde büyüyüp geliştiği medeniyetin kodlarını taşır bağrında. İstanbul da böyledir. O, bu cihanın gözbebeği, Osmanlı payitahtı, eşsiz güzelliğiyle Sultan Fatih’ten bu yana şairlerin ilham perisi, belde-i tayyibe…Şerefül mekân bil mekinkelamı kibarınca harcını gazilerin, erenlerin karıp imar ettiği,içinde atalarımızın aziz hatırasını saklayan bir Müslüman Türk şehri.

Benim için Mekke, Medine, Kudüs ve ardından İstanbul gelir. Ve İstanbul bu üç şehre bakar, ışığını ve güzelliğini bu üç şehirden alır. Coğrafyamızın diğer kardeş şehirlerine abilik eder. Medeniyetimizin olgunluğa ulaştığı zirve noktasıdır İstanbul. Bizi bize anlatır her seferinde. Her seferinde tarihin omuzlarımıza yüklediği sorumluluğu hatırlatır.

Peygamberimizin övgüsüne mazhar olan Sultan Fatih’in bize bıraktığı mirastır bu kutlu şehir. İstanbul gibi cihan güzeli bir şehre de ancak Müslüman Türk’ün ince ruhu yakışırdı. İstanbul, fetihle birlikte bizim coğrafyamızın dünyaya bakan çehresi olmuştur. Vatan toprağının hülasasıdır adeta. Fetihten bu yana Anadolu’nun her yerinden gelip yerleşen insanlarla vatanın bir özetidir bu şehir. Bizim milli ve İslami ruhumuz İstanbul’da net ve aşikâr şekilde tezahür eder. Aslında ecdadımızın insanlığa ve bu millete bıraktığı en önemli mirastır.Orada Müslüman Türk’ün imzası vardır ve bu imza vatanın tapusudur.

Dede Korkut Hikâyelerindede adı geçer İstanbul’un. Sultan Fatih’e kadar TürklerinKızılelma’sıve rüyalarını süsleyen bir şehirdi. Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin vasiyetidir evlatlarına İstanbul: “Osman Ertuğrul oğlusun/Oğuz Karahan neslisin/Hakk’ın bir kemter kulusun/İslambol'u açgülzâr yap”

Sevgili Peygamberimizin (s.a.v) hadisindeki övülen kumandan ve asker olma İslam askerlerinin ve komutanlarının hayali olmuştur tarih boyunca. Bu güzel müjde kaderin bir cilvesidir ki, Müslüman Türk’e nasip olmuştur. Sultan Fatih ve yiğit askerleri Efendimiz’in (s.a.v) “ne güzel emir ve ne güzel ordudur” müjdesine nail olmuşlar, İstanbul’u gül bahçesine çevirmişlerdir. Şimdi biz geçmiş,bugün ve gelecek perspektifinden kendimize bakmalı, tarihi sorumluluğumuzun farkına varmalıyız.

Bir insanın ömrü yeter mi İstanbul’un güzelliklerini, sırlarını keşfetmeye? İstanbul’da öyle bir ruh eser ki, o ruhu duyabilen insan bahtiyardır ve hoş zaman geçirir bu şehirde. Hele o Boğaziçi cihanda bir başka dengi olmayan doğa harikasıdır.

İstanbul üzerine anlatılan menkıbelerin sayısı çoktur. Asırlardır nesilden nesile anlatıla gelen bu menkıbeler sözlü tarih ve edebiyatımızın önemli figürleridir. İstanbul deyince ilk akla gelen mekânlardan biri hiç şüphesiz Süleymaniye Camii’dir. Süleymaniye ile ilgili birçok menkıbe anlatılır. Bu muhteşem mabedin yer tespiti ve yapılışıyla ilgili bir menkıbeyi sizlerle paylaşmak istiyorum değerli dostlar. Menkıbe şöyle:

Süleymaniye’nin bânisi Muhteşem Süleyman yani Kanuni Sultan Süleyman, mimarı da Mimar Sinan’dır. Tarihin kaydettiği iki dehadır Kanuni ve Sinan…Sultan, İstanbul gibi efsane bir şehre efsane bir cami yaptırmak ister. Cami yeri konusunda birçok araştırmalar yapar. İstanbul’u gezer dolaşır ancak bir türlü karar veremez. Aklı, fikri, gönlü bu düşüncelere dalmışken istihareye yatarve gece rüyasında Sevgili Peygamberimiz’i (s.a.v) görür. Peygamberimiz (s.a.v) ile İstanbul’un farklı yerlerini gezerler. Peygamberimiz bugünkü Süleymaniye Camii’nin bulunduğu yere gelir ve buraya büyük bir cami yapılmasını buyurur ve caminin nasıl yapılması gerektiğini de açıklar. Sabah olur Kanuni Sultan Süleyman uykusundan uyanır ve hemen mimarbaşını çağırtır. Mimarbaşı Sinan gelir ve caminin yapılacağı yere giderler. Sultan, Mimar Sinan’a: “ İşte camiyi yaptıracağım yer burasıdır.” der. Mimar Sinan da: “Emriniz olur Sultanım, caminiz buraya bina edilecektir. Şekli, minaresi, mihrabı, kubbesi, külliyesi şurada ve şöyle olacaktır.” der ve detaylıca anlatır. Sultan şaşırır ve sorar: “ Mimarbaşı, sen bu yapılacak işle ilgili haberdarmışsın gibi konuşuyorsun! Söyle bakalım nedir bu hal?” Mimar Sinan, Sultan’ın şaşkınlığını giderecek şu cevabı verir: “Devletlü sultanım, Peygamber Efendimiz ile cami yeri için gezerken bende arkanızdan geliyordum, size camiyi tarif ederken bir adım gerinizdeydim.”

İstanbul’un geçmişte önemli kültür merkezlerinden birisi deKüllük kahvesidir. Küllük kahvehanesiyle ilgili yazıları okurken bu mekân hep hayalimde canlanır. Usta çırak ilişkisinin canlı olduğu, şifahi kültür geleneğimizi yaşatan sohbet meclisleridir buralar o dönemlerde. Düşünün usta şairler şiirlerini okuyor, genç şairler onları dinliyor ve feyz alıyor. Zarif insanlardan müteşekkil bir mekân… Her şehirde böyle mekânlar olmalı değil mi? Keşke o günlerde yaşasam ve o mekânlardaki üstatlarla birlikte olsaydım, derim ama nafile tesellidir bu tabi. Çok şükür ki, o üstatların eserleri elimizde, okuyor ve istifade ediyoruz. Beyazıt’ta 1950’li yıllara kadar ayakta kalan Küllük birçok sanatkârı, fikir adamını, edebiyatçıyı, talebeyi, hocayı ağırlamış ve bir mektep olmuştur adeta. Yahya Kemal, Tanpınar, Peyami safa, Necip Fazıl, Tarık Buğra, Mazhar Osman, Tevfik Fikret, Ferit Kam, İsmail hakkı Uzunçarşılı, Abdülbaki Gölpınarlı, Neyzen Tevfik gibi daha nice isimlerin uğradığımekândır burası. Şair Sıtkı Akozan’ın 1936 yılında basılan Küllüknâme adlı bir kitabı vardır. Hatta kitabın kapağında Küllük için yazdığışu not çok hoştur: “Bir demet güldür takılmış göğsüne İstanbul’un/Ey saba sen de konakla bir gün uğrarsa yolun” Şair,Küllük için yazdığı bu kitapta ayrıca şöyle der: “Sanmayın âvâre bülbüller gibi güllükteyiz / Biz yanık bir kor gibi akşam sabah Küllük’teyiz.”

İstanbul keşfedilmeyi bekleyen bir hazinedir dostlar! Sayfalarca, ciltlerce yazsak anlatmakla bitmez. Bitmez çünkü aşk şehridir. Fuzuli diliyle “Aşk imiş her ne var âlemde” diyelim ve bitirelim yazımızı. Gönlünüze iyi bakın, sağlıcakla kalın.

ŞİİR FALINDAN:

Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar;
Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar...
(Necip Fazıl KISAKÜREK)
 
Etiketler: AŞKIN, ŞEHRİ,
Yorumlar
Haber Yazılımı